|
|
|||||||||||||||
|
|||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||
|
› Avrupa Ressamlarını Seçiyor
› Turkuaz Sanatevi Sergisi
› Aksoyoğlu Pariste Sergi Açıyor
› Yıldırımdan Sergi Rüzgarı
› Ebru ve Minyatür Sergisi
› Şükran Üst Resim Sergisi
› Gaziantep' te Sergi Rüzgarı
› İşte Havalimiz İlgi Topladı
› Trabzon'da Türk Müziği Konseri
› Karadenizden Esintiler Sergisi
› Ahmet Kalkan Resim Sergisi
› Özlem Kadakaloğlu Sergisi
|
|||||||||||||||
|
Neriman Calap 'ın Duygu Seli Işıklı Düşlerin Sözcük Kulesi
sonsuz bozkırın ortasında, doğa koşullarına inat büyümüş, renklerini içinde taşıyan bir ağaçtı…
özsuyunu şiirlerden damıtmış, yıldızlı geceyle olduğu kadar, yağmur yüklü bulutlarla da dost, gündüzü ayrı, geceyi ayrı sevmiş, karanlıklarda kaldığında ise yeryüzünü gelincik, papatya tarlaları olarak düşlemişti.
yıllarca benimsemişken doğanın kucağında yalnız, ama dimdik duran bir ağaç olduğunu, insan kalabalıklarında yitmemek için nasıl da kapanmıştı kitap kokularından, sözcüklerden duvarlar oluşturduğu dünyasına… bilemezdi dallarını sarsan,
dünyasına giren yabancının rüzgârına tutulup, hüzün yağmurlarında sırılsıklam ıslanacağını… önce anlaşılmaz ama ilginç, sonra yavaş yavaş mürekkep kokusuna, daktilo tuşlarına dönüşen, derken imgeleşip, şiir yağan…
ya sonra ? sonra bozkırın yalnızlığında iki ağaç olup, doğanın sonsuzluğuna mı karıştılar? izleri günden güne silinen bir kültürün geride bıraktığı kırık bir kemençe tınısında mı kaldılar? gerçeğin bilinmezliğinin peşinde koşmakta mı yaşamın sırrını aramanın güzelliği? ………. ay tanrıçası selene olmadığımı anımsatıyor üşüyen parmaklarım ve zeus bir komutan edasıyla zafer sonrası toplayıp ordularını, ülkeyi terk ettiğinde, eski bir ahitin çizgilerine karışıp kaldığımda,
ne gönül borcum vardı ödenecek, ne de bir din gibi yaşadığım aşka kutsal bir kitap… tüketime ayarlı insanların kentindeki vitrin camlarından bana gülümseyen içtenliğimi düşortağı bir çocuğun cebine koyuverip, yeni anlamlarına yöneliyorum hayat denen karmaşanın… ……….. andromeda’nın umarsızlığını ışıtacak perseus hiç gelmeyecek… aptalca şeyler uğruna yıkılan tüm güzellikler ve acılı- sevinçli karmaşık bir yörüngede, yaşama duyulan öfkelerle çalkalanıyor benliğimiz… yine de hep duyarım, yağmurun çardağa damlayan sesini! günbatımına yönelen günler içerken şaraplaşan güneşin son nefesini, kuşlar bir yolcunun türküsünü cıvıldaşır… kimliğini ayrımsayamadığım biri avuçlarıma getirip koyar güz/ü… ötesi hep kış… bir yaz armağan etti bana… yaz/dım…bitti! olsa olsa bu öykünün sonu ay tanrıçası selene’nin ölümsüz ışığı olur uyuyan endymion’un üzerinde… onlar da sonsuzluğun yolcuları… ışıklı düşler gören insanlara… …………….. ani bir sesle ürkmüş kuş sürüleri havalanıyor yüreğimden. uzakların özlem ve acı dolu yollarına çıkacak güçleri olmasa da havalanıyorlar, bulutlu gökyüzünde döneniyor, yorulup, gelip konuyorlar yüreğimdeki bozkıra… bir yangın yerinden arta kalan küle dumana karışıyorlar. çirkinlikler, basitlikler arttıkça o güzellik, deli- dolu duygular, paylaşılan her şey bir özlemi büyütüyor… ve kırgınlığı! eski bir eşya gibi yaşamın tekdüzeliğine sığınmak mı umarsızlık? geothe “insan birini sevmedikçe, onu anlayamaz.” demiş. anladık, güvendik… her fırtınadan sonra deniz durulur, zamanı gelince çekip gitmesini bilir göçmen kuşlar…güz gelince sararmış yapraklar düşüp toprağa karışmasını bilir.
güneş milyonlarca kez batarken, yaşlı dünya onun yeni bir güne doğacağını bilir…beni de en iyi sen bilirsin değil mi?
zorlamadan geleceği, hiçbir şey zorunluluğa dönüşmeden, salalım gökyüzünün mavi sonsuzluğuna iki güvercini, kaybolup, unutulup gitsinler… tarih bile atılmayan, unutulan sayfalarda, dünü de, yarını da çoktan tükettik. geçmişi olmayanlar gibiydim sende, geleceği unutarak gidiyorum, günışığı da, ayışığı da hep ışısın diye gözlerinde… Neriman Calap
(“yağmur ile gezgin” adlı kitaptan)
böyle
- yaşamın yedeğinde küçük bir ayrıntıydım- arama demişti akıp giderken zaman sorular sorup kendine yanıtını arama. ılık bir özlemdi ay’ın sularda yansıması yağmurun sokak lambasını öptüğü bir akşam ah uzaklara gidiyordu içimden geçen yollar nefesimde sıcak bir dağ kokusu bir çocuğun gülüşü düşmüş avuçlarıma… bir yontunun omuzlarında unutmuş okşanan saçlarını martı ıtır kokusu kalmış teninde dudaklarında şiire teğet bir ölüm. fırtınadan artakalan enkazlar gibi gökkuşağına sarmaladı yiten anlamı bakakaldı ılık bir alacada dönüştükçe günler alışkanlığa. sessizliğe karışan bir uzamda camlarda dolaşırken damlalar saatler çoktan özleme ayarlıydı geceyi saran hüzünken şarkılar hangi gölgenin izdüşümünce uzaklığın?
- böyle ayrılık olmaz hani ellerin nerde- Neriman Calap “rüzgâr kanatlıydı gece” adlı kitaptan) Şiir sarsın yaramı
-yaşayarak yazdığım Okudum bittin!”
bir aşağı bir yukarı terazinin kefesi
bir yakın- bir uzak denge nerede? Koşa koşa bahar Bir ışık pencerede Sümbülleri suya koy Kokusu onarır uçurumları “ablam aşktan ölmüş” Ruhuna bin menekşe…
Hangi mevsime eklenir gurbet İmbiğinden acıyı damıtıyor akşamlar Alışamadım gitti kentin ayak sesine Gel- gtler olmasın aynı Beni o kıyılara bırakın Şiir sarsın yaramı!
Örtün yüreğimi anıları yamalı Yorgunluk yağıyor yeni yollara Adımı unut, toprak at, kapat üstümü Yeniden uzak denizler kumdan şatomu…
Neriman Calap (“ beni hep uzaklara” adlı kitaptan)
|
|||||||||||||||
|
|||||||||||||||